
İstanbul’u neden sevmek zorunda değiliz. Bir İstanbullu olarak ben de bu şehri sevdiğimi söylemem; ama yıllardır, pek çok İstanbullu gibi, onun şaşırtıcılığına duyduğum hayranlığı kaybetmedim. Batı şehirlerinde şehir çoğu zaman bir anne gibidir: yuva, güven, aidiyet. İstanbul’a ise böyle bakılmaz. Pek çok İstanbullu için bu şehir, yenilmesi ya da alt edilmesi gereken bir düşman; zaman zaman da açık bir nefret nesnesidir.
Tam da bu yüzden İstanbul’un çekiciliği “sevdiren veya nefret ettiren” bir şehir olmasından gelmez. İstanbul’un kendini sevdirmek gibi bir derdi yoktur; zaten güzel olduğunu bilir. Ama insanın aklıyla oynamaktan da geri durmaz. Sürekli, kesintisiz biçimde, zihinde yer edecek anlar üretir: bazen bir vapur geçişinde, bazen bir ara sokakta, bazen de hiçbir şey yapmıyorken.
Bu metin de tam olarak bu anların nereden çıktığını anlamaya çalışıyor. Bu yazı size neyi nerede yiyeceğinizi ya da hangi müzeye gideceğinizi söylemeyecek; bir turizm rehberi değil. İstanbul’un neden bu kadar ilgi çekici olduğunu ve bu çekiciliğin nereden beslendiğini anlamayı kolaylaştıracak bir çerçeve kurmayı amaçlıyor.
Çünkü İstanbul’la ilgili asıl değişim, sayılarda değil, temas biçiminde. İstanbul’a daha çok insan geliyor; ama mesele bu değil. Asıl değişim, şehrin ziyaret edilme biçiminde. İstanbul artık belirli rotalar üzerinde “tüketilen” bir destinasyon gibi değil; gündelik hayatın içinden, kendiliğinden deneyim üreten bir ortam olarak yaşanıyor. Bu yaklaşım, turizmi bir “görülecek yerler” listesi olarak değil, şehirle kurulan temasın ürettiği yaşantı olarak ele alan yeni kentsel turizm tartışmalarıyla da örtüşüyor.
İstanbul’da yaşayan biri olarak bu dönüşümü, dışarıdan izlemekten çok gündelik hayatın içinden deneyimliyorum. Şehir, yıllar geçmesine rağmen benim için de ilginç bir yer olmaya devam ediyor. Evden işe giderken bile, pek çok İstanbullu gibi, fotoğraf makinemi yanımda taşıyorum. Ancak zamanla fark ettiğim bir şey var: aynı güzergâhlarda duyulan Türkçe sesler, bazı günler neredeyse yok denecek kadar azaldı. Hala fotoğraf makinesini yanımda taşırım, kalabalıkların ritmi ya da sadece manzara için değil; şehirde hâlâ beliren o kendiliğinden anları kaçırmamak için.
Bu küçük, plansız ve çoğu zaman adı konmamış anlar, İstanbul deneyiminin rastlantısal değil; yapısal bir parçasıdır. Şehri güçlü kılan şey, bu anları özellikle üretmeye çalışması değil; onları bastırmamasıdır. İstanbul’un deneyimi, büyük ölçüde buradan doğar.
İstanbul, kendiliğinden anlar ve serendipity
Kent deneyimini güçlü kılan unsurlardan biri, ziyaretçinin şehir içinde karşılaştığı öngörülemez ama tamamen kontrolsüz olmayan küçük sürprizlerdir. Kent literatüründe bu durum “serendipity” kavramıyla, son yıllarda ise dijital araçlarla birlikte “planned serendipity” (planlanmış kendiliğindenlik) başlığı altında tartışılır. İnsanlar şehirde kaybolmayı ister; ancak aynı anda haritalara, öneri sistemlerine ve anlık bilgiye de tutunur. Deneyim, bu iki hâlin —kontrol ve belirsizlik— iç içe geçmesiyle oluşur.
İstanbul’un mahalle dokusu, yaya ölçeği ve güçlü kamusal yaşamı, bu tür deneyimlerin ortaya çıkmasına elverişli bir zemin sağlar. Burada kritik nokta şudur: İstanbul’un çekiciliği tek bir “ikonlar listesi” tarafından taşınmaz. Şehir, ziyaretçiyi çoğu zaman bir yerden bir yere götürürken, asıl deneyimi araya yerleştirir. Vapurda kısa bir sohbet, rıhtımda beklerken duyulan bir müzik, bir ara sokakta ansızın açılan manzara ya da beklenmedik bir avluya düşmek… Bunlar birer “program” değil; şehirle temasın yan ürünleridir. Büyük kentlerde gündelik hayatın kendisinin turistik ilgi nesnesine dönüşmesi, tam da bu mikro-deneyimler üzerinden açıklanır.
“Gündelik hayat turizmi” ve İstanbul: Turist ile kentli hayatının iç içe geçmesi
Yeni kentsel turizm çalışmaları, turistin artık sadece anıtları ziyaret eden bir figür olmadığını; şehir hayatını deneyimlemek isteyen bir aktöre dönüştüğünü vurgular. “Yaşayan şehir” arayışı, klasik turistik merkezlerin dışında kalan mahallelerin, pazarların, gündelik yeme-içme pratiklerinin ve kamusal alanın önemini yükseltir. İstanbul, gündelik hayatın yoğun biçimde sokakta yaşandığı bir şehir olduğu ölçüde, bu arayışa doğal bir karşılık verir.
Bu durumun İstanbul lehine çalışan bir yanı daha vardır: şehirde turist–kentli ayrımı her zaman net değildir. Aynı vapurda, aynı çarşıda, aynı sırada beklerken roller kolayca karışır. Literatür, turist ile yerli pratiklerinin birbirini dönüştürdüğünü; gündelik hayatın bazen “turistikleştiğini”, ama aynı zamanda turizmin de gündelik hayatın parçası haline geldiğini belirtir. İstanbul’da deneyimin güçlü hissedilmesi, büyük ölçüde bu geçirgenlikten kaynaklanır.
Yaratıcı turizm: “Görmek” yerine “katılmak” ve ilişki kurmak
Yaratıcı turizm literatürü, çağdaş şehir deneyiminin izleme ve tüketmeden, katılım ve üretime doğru kaydığını gösterir. Greg Richards ve bu alandaki çalışmalar, yerel kültürle temasın, yaratıcı pratiklerin ve karşılaşmaların deneyim değerini artırdığını vurgular. İstanbul’un el sanatları, sokak kültürü, müzik sahnesi, yeme-içme ritüelleri, semt bazlı üretim ağları ve çok katmanlı kültürel ortamı, bu tür katılımcı deneyimleri besleyebilen bir arka plan sunar.
Yaratıcı turizmin kilit tarafı, otantikliği bir gösteri olarak satın almak değil; yerel yaşamın içinde ilişkisel bir deneyim kurmaktır. Bu, İstanbul’da sıklıkla kendiliğinden gerçekleşebilen bir şeydir; çünkü şehir, yüksek çeşitlilik ve yoğun temas üretir. Deneyim, çoğu zaman kısa süreli ama iz bırakan bir etkileşim olarak ortaya çıkar.
Deneyim ekonomisi ve “duygusal kent”: İstanbul’un yoğunluğu
Deneyim ekonomisi ve duygulanımsal kent tartışmaları, şehirlerin artık yalnızca altyapı ve hizmetle değil; duygu, atmosfer ve duyusal yoğunlukla da rekabet ettiğini ortaya koyar. İstanbul’un belirgin avantajlarından biri, bu duyusal katmanların gücüdür: ses, koku, kalabalık, kıyı hattı, yokuşlar, geçişler, ani perspektif değişimleri.
Bu özellikler her zaman konfor üretmez; ancak deneyim arayan gezgin için yüksek hatırlanırlık ve yoğunluk sağlar. Burada objektif bir noktanın altını çizmek gerekir: İstanbul’un çekim gücü, mükemmel düzen vaat etmesinden değil; modern dünyanın steril kent estetiğine tam teslim olmamış olmasından kaynaklanır. Bu durum herkes için çekici olmayabilir; ancak kontrollü belirsizliğin ve yüksek uyaranın, belirli profiller için güçlü bir çekim unsuru olduğu iyi bilinen bir olgudur.
İstanbul’un küresel anlatısı: Çok katmanlı şehir imgesi ve “yeniden keşif”
İstanbul’un yeniden keşfi, yalnızca güncel sosyal medya dalgalarıyla açıklanamaz. Şehir markası ve kentsel imge üzerine yapılan çalışmalar, İstanbul’un farklı dönemlerde farklı anlatılarla uluslararası ölçekte konumlandırıldığını gösterir. Bu anlatılar zamanla tek yüzlü olmaktan çıkmış, çok katmanlı bir yapıya evrilmiştir.
Dini miras, tarihsel katmanlar, modern yaşam, kıyı kültürü ve semt pratikleri, birbirini dışlamadan aynı anlatıda yer alabilir. İstanbul’u güçlü kılan, simgesel olanla gündelik olanın aynı karede bulunabilmesidir. Dünya şehirleri giderek homojenleştikçe, bu tür çözülemeyen karmaşıklıklar bir dezavantaj olmaktan çıkıp belirli kitleler için ayırt edici bir değere dönüşmektedir.
Eski turist – yeni turist farkı: Oryantalist bakıştan ilişki ve deneyim arayışına
Ancak bu çok katmanlı şehir anlatısı, tek başına bir imge meselesi değildir. Bu anlatının nasıl deneyimlendiği, büyük ölçüde şehre gelenlerin beklentileri ve şehirle kurdukları temas biçimiyle belirlenir. Tam da bu noktada, İstanbul’daki “eski turist” ile “yeni turist” arasındaki fark görünür hâle gelir.
Görece yakın geçmişte İstanbul, pek çok ziyaretçi için uzaktan bakılan bir sahne olarak algılanıyordu. Tarihsel miras ve gündelik hayat, çoğu zaman egzotik bir dekor gibi tüketiliyor; yerel yaşamla temas sınırlı kalıyordu. Bu bakış, modern turizmin uzun süre taşıdığı oryantalist kalıplarla örtüşen bir şehir algısını besliyordu.
Yeni dönemin turist profili ise farklı bir yönelime işaret eder. Bugünün ziyaretçileri, yalnızca görmek ya da belgelemekten ziyade, şehirle temas kurmak, deneyim yaşamak ve bu deneyimin parçası olmak ister. Buradaki deneyim, büyük prodüksiyonlardan çok, semt ritmine uyum sağlamak, yerel mekânlara tekrar gitmek ve kamusal alanı kentlilerle birlikte kullanmak gibi küçük ama anlamlı temaslardan doğar.
İstanbul’un lehine olan nokta şudur: şehir, bu kaynaşma ve deneyim alanlarını büyük ölçüde kendi gündelik yaşamından üretir. Temas kurmaya açık olanlar için İstanbul, çoğu zaman beklenenden daha kalıcı izler bırakır. Yeni turistlerin önemli bir bölümünün, aradıkları deneyim ve ilişki hissini gerçekten bulduklarını —ya da en azından bulmuş olmayı umduklarını— söylemek mümkündür.
İzole Olmayan Kültürel Katmanlar: İstanbul’un Asıl Ayırt Edici Niteliği
İstanbul’u benzer büyüklükteki dünya kentlerinden ayıran temel özelliklerden biri, farklı kültürel ve ideolojik grupların aynı kentsel sahnede var olabilmesi, ancak birbirlerinden sert biçimde yalıtılmamış olmalarıdır. Kent sosyolojisinde sıkça görülen kültürel ada ya da homojen mahalle modeli, İstanbul’da ancak sınırlı ölçüde işler.
Dindar cemaatler, seküler entelektüeller, sol çevreler, anarşist gruplar, gençlik alt kültürleri ve göçmen topluluklar, şehrin farklı saatlerinde ve bağlamlarında aynı kamusal alanları paylaşır. Bu temas, sürekli bir uzlaşma üretmez; ancak tamamen kopuk evrenler de yaratmaz. İstanbul’un deneyim üretme kapasitesi, büyük ölçüde bu geçirgenlikten beslenir.
Entelektüel ve Sanatsal Yoğunluk: Kapasite Meselesi
İstanbul’un çekim gücü, yalnızca tarihsel mirasla açıklanamaz. Kent, uzun süredir Avrupa’nın birçok şehrine kıyasla daha heterojen ve daha üretken bir entelektüel ve sanatsal ekosistem barındırmaktadır. Bu durum nicelikten çok kapasite ile ilgilidir.
Entelektüel üretim, İstanbul’da steril ve kapalı alanlara hapsolmaz; sokakta, kafede ve gündelik hayatın içinde görünür olur. Bu da ziyaretçi için seyirlik bir kültürden ziyade, içine girilebilen bir atmosfer yaratır.
İstanbul ve Alt Kültürler, Marjinal Figürler
İstanbul deneyimini benzersiz kılan unsurlardan biri de, alt kültürlerin ve marjinal figürlerin kamusal alandaki görünürlüğüdür. Sokak müzisyenleri, gece çalışanlar, göçmenler ve gençlik alt kültürleri, şehir dokusunun olağan parçalarıdır. Bu durum, İstanbul’u pürüzsüz bir vitrin olmaktan çıkarır ve deneyimi yoğunlaştırır.
İnsan-Dışı Aktörler: Kediler, Köpekler ve Kamusal Alan
İstanbul’un deneyim kenti olarak algılanmasında insan-dışı aktörlerin rolü de göz ardı edilemez. Sokak hayvanlarının kamusal alandaki varlığı, mekân algısını yumuşatan ve gündelik deneyimi duygusal olarak zenginleştiren bir katman oluşturur.
Mekân, Işık ve Sahne: Boğaz’ın Değişken Dekoru
İstanbul deneyimini yalnızca insan ilişkileriyle açıklamak eksik kalır. Şehirde mekânın kendisi —ışık, su, yokuş, mesafe— deneyimin aktif bir parçası hâline gelir. Bu durum en belirgin biçimde Boğaz’da hissedilir. Boğaz, İstanbul’da yalnızca coğrafi bir unsur değil; gün içinde sürekli değişen bir ışık ve gölge sahnesidir. Aynı manzara, farklı saatlerde tamamen farklı bir atmosfer üretir. Deneyim, yalnızca “nerede” değil, “ne zaman” sorusuyla da şekillenir.
Tarihsel Katmanların Aynı Anda Sahne Alması
Roma, Bizans, Osmanlı ve modern dünyanın izleri İstanbul’da ardışık değil, eşzamanlıdır. Tarih, arşivde saklanan bir geçmiş değil; gündelik hayatın içine sızan bir katman olarak yaşanır. Bu eşzamanlılık, İstanbul’un bitmeyen hissini üretir.
Semtler Arası Geçirgenlik
Kadıköy, Beşiktaş, Cihangir, Taksim ve Fatih gibi semtler, farklı yaşam tarzlarının üst üste bindiği düğüm noktalarıdır. Deneyim, tek bir semtte sabitlenmez; semtler arası hareketlilikle çoğalır.
14) Gecekondular, Informel Alanlar ve Resmî Kentin Yan Yanalığı
Gecekondu kökenli mahalleler ve informel yerleşimler, merkez-çevre ayrımını bulanıklaştırır. Planlı ve plansız kent dokusunun yan yana varlığı, İstanbul deneyimini daha yoğun hale getirir.
Katmanlardan Doğan Karmaşa ve Deneyim
İstanbul’daki karmaşa rastlantısal değil; farklı düzenlerin eşzamanlı varlığından doğan yapısal bir özelliktir. Deneyim, bu karmaşanın içinde verilen küçük kararlar ve karşılaşmalarla şekillenir.
Yine de İstanbul’da Turist olduğunuzu unutmamak gerekir.
Çünkü İstanbul deneyimi, romantize edildiğinde değil; cömertliği ile kirliliği arasındaki gerilim kabul edildiğinde anlam kazanır.
İstanbul’u bir turizm rehberi diliyle anlatmak, şehrin asıl cazibesini kaçırır. İstanbul’un çekim gücü, deneyimi paketlemeden; temasın içinden kendiliğinden üretebilmesidir. Deneyim, bir listenin tamamlanmasıyla değil, şehirle kurulan ilişkinin bıraktığı izlerle ölçülür. İstanbul’un dünya tarafından yeniden keşfi, büyük ölçüde bu ilişki biçiminin güçlenmesiyle açıklanabilir.
Turizmi yalnızca bir kitle hareketi olarak tanımlamak eksik kalır; turizm aynı zamanda kirli bir sektördür. Bu kirlilik, bireylerin niyetinden çok, sektörün doğasından kaynaklanır. Para, zaman kısıtı ve bilgi asimetrisi, her turistik şehirde fırsatçılığa açık bir zemin üretir. İstanbul bu açıdan bir istisna değildir.
Şehir ve insanları çoğu zaman cömerttir. Gündelik hayatın içinde yön gösterme, yardımcı olma, sohbet etme gibi küçük temaslar hâlâ güçlüdür ve İstanbul deneyiminin canlı tarafını oluşturur. Ancak aynı anda, turistin bilgisizliğini avantaja çevirmeye çalışan pratikler de vardır. Bu iki gerçeklik yan yana var olur.
Bu durum İstanbul’a özgü bir bozulma olarak okunmamalıdır. Roma’da, Barselona’da, Paris’te ve Venedik’te ne kadar geçerliyse, İstanbul’da da o kadar geçerlidir. Turizmin “kirli” tarafı, şehrin karakterinden değil; turizmin kendisinden doğar.
Burada belirleyici fark, yerleşiklerin bu yapıyla baş etme kapasitesidir. İstanbul’un yerleşikleri, uzun süredir bu dalgalı zeminde yaşamayı öğrendikleri için, çoğu zaman bu kirli alanı tanır, sınırlarını bilir ve ona göre hareket eder. Şehir, deneyimi tamamen steril hâle getirmez; ama ziyaretçiye, dikkatli olduğu sürece yol alabileceği bir sezgisel harita sunar.
Bu nedenle İstanbul deneyimi, tamamen “güvenli” ya da tamamen “tehlikeli” değildir. Deneyim, şehrin cömertliği ile sektörün kirliliği arasındaki gerilimde şekillenir. Bu gerilimi kabul eden ve romantize etmeyen gezginler için İstanbul, hâlâ güçlü ve sahici bir deneyim alanı sunar.
Objektif bir çerçeveden bakıldığında İstanbul bugün
New York gibi küresel bir finans merkezi değildir, Londra gibi kurumsal güven üretmez, Tokyo gibi düzen vaat etmez
Ama şunları sunar: Kültürel temas, tarihsel eşzamanlılık, gündelik hayatın ilgi çekici kalabilmesi
İstanbul’un Roma–Bizans–Osmanlı mirası, pek çok tarihi şehirlerdeki gibi bir açık hava müzesi mantığıyla çalışmaz. Tarih burada vitrine konmaz; gündelik hayatın altına serilir.
Bu, estetik açıdan her zaman güzel değildir ama gerçektir. Bu nedenle İstanbul’da tarih:
“bakılan” değil “üzerinde yürünülen” “yanından geçilen” bir şeydir. Bu durum bazı ziyaretçileri hayal kırıklığına uğratır; bazılarını ise derinden bağlar.
İstanbul’un asıl avantajı: homojenleşmemiş olması
Dünya kentlerinin büyük kısmı son 30–40 yılda aynılaşma yaşadı. Aynı kafeler, aynı mahalle estetikleri, aynı güvenli ama steril kamusal alanlar. İstanbul bu süreci tamamlayamadı — ve paradoksal olarak bu onun en büyük avantajı.
Bu eksik homojenleşme: Toplum kültür ve şehirle sürtünme üretir çelişki üretir, karmaşa üretir Ama aynı zamanda: deneyim üretir, hikâye oluşturur, hafızaya kaydeder İstanbul “pürüzsüz” olmadığı için akılda kalır.
Okuyucu gezgin adayına notlar
Bu metin, İstanbul’u idealize etmek ya da yermek için yazılmadı. Okuyucu gezgin adayına düşen ilk not şudur: İstanbul, kolay okunan bir şehir değildir. Deneyim, çoğu zaman doğrudan değil; dolaylı temaslar, tekrarlar ve gecikmeler yoluyla oluşur. Bu nedenle şehir, “ilk bakışta” anlaşılmayı değil, zaman içinde çözülmeyi talep eder.
Gezgin adayının göz önünde bulundurması gereken bir diğer nokta, İstanbul’un bilinçli biçimde homojenleşmemiş olmasıdır. Bu durum sürtünme, çelişki ve karmaşa üretir; ancak aynı zamanda deneyim, hikâye ve hafıza üretir. İstanbul’un akılda kalıcılığı, büyük ölçüde bu pürüzlü yapısından kaynaklanır.
Turizmin kirli doğası göz ardı edilmemelidir. Bu kirli alan, şehirden çok sektörle ilgilidir. İstanbul bu konuda bir istisna değildir; ancak yerleşiklerin sezgisel bilgisi, gezgine de dolaylı bir rehberlik sunar.
İstanbul deneyimi garanti etmez. Şehir, ziyaretçisine “iyi vakit geçireceksin” vaadi sunmaz. Deneyim, şehrin cömertliği ile düzensizliği arasındaki gerilimde ortaya çıkar. Bu gerilimi kabul eden gezginler için İstanbul, hâlâ sahici ve güçlü bir deneyim alanıdır.
Özgürlik seyahat etmektir.