Simülasyonun arka planında ne var

Simülasyon duygusu dış dünyanın sahte olmasından değil, bilincin kendi arayüzünü fark etmesinden doğar.

Editor Dedekt
14 Dakika Okuma
Simülasyonda yaşadığımızı düşünmemize yol açan şey, dış dünyanın gerçekten “yapay” olması değil; beynin fiziksel yasalara dayanarak gerçekliği kurma biçimiyle, bilincin ve zihnin bu kurulumun farkına varma anları arasındaki gerilim olabilir

Bazen çok sıradan bir anda, dünyanın “fazla gerçek” olduğunu hissederiz. Bir ışık kırılması, bir sesin mekânda yankılanışı, kalabalığın içindeki tek bir yüz… Her şey o kadar yerli yerindedir ki, sanki sahne kusursuzca kurulmuştur. Sonra bir gün, aynı kusursuzluğun içinde küçük bir çatlak belirir: Bir optik illüzyon gözünü yanıltır, bir rüya uyandıktan sonra bile gerçeklik hissini bırakmaz, bir deja vu anı sanki zamanın üst üste bindiğini fısıldar. İşte o anda insanın aklına şu soru düşer: “Ben dünyayı gerçekten görüyor muyum, yoksa beynimin bana sunduğu bir sürümü mü yaşıyorum?”

Gördüğümüz dünyanın gerçeğin doğrudan görüntüsü olduğunu sanmamız, beynin en başarılı sahneleme işidir. Günlük hayatın içinde “görüyorum, o hâlde var” hissi o kadar kuvvetlidir ki, algının bir inşa olabileceği fikri çoğu zaman yapay bir felsefe gibi gelir. Oysa bilinç, dış dünyayı olduğu gibi yansıtan bir pencere değil; beynin iç süreçlerinden doğan bir deneyim katmanıdır. Biz, fiziksel gerçekliğin çıplak hâlini değil, beynin bizim için derleyip sunduğu sürümü yaşarız. Biz dünyayı görmüyoruz; beynin bize sunduğu temsili, çoğu zaman onun bir temsil olduğunu unutarak yaşıyoruz ve algının ikna gücü büyük ölçüde bu unutkanlıktan besleniyor.

Son yıllarda popülerleşen “hepimiz bir simülasyonda yaşıyor olabilir miyiz?” fikri, çoğu zaman tam burada doğan bir sezgiyi yakalar. Dünya bazen “fazla düzenli”, “fazla garip” ya da “fazla kurulmuş” görünür. Deja vu hissi, rüyaların gerçeklik duygusu, optik illüzyonlar ve bilincin ani yabancılaşma anları bu sezgiyi besler. Fakat bu deneyimleri doğrudan “dış dünya simülasyondur” sonucuna bağlamak, okunuşu güçlü ama yönü muhtemelen ters bir çıkarım olabilir; çünkü bu hislerin büyük bölümü, dış dünyanın yapısından çok, beynin dünyayı sunma biçimiyle ilgilidir. Üstelik bu sezgi yeni bir çağın icadı değil; teknoloji çağından önce de benzer hisler “rüya”, “perde”, “gölge” gibi metaforlarla anlatılıyordu ve bugün yalnızca bilgisayar diline çevrilerek “simülasyon” adını alıyor.

Buradaki kritik ayrım şudur: bilinç, dünyayı nasıl yaşadığımızdır; beyin ise bu yaşantının altyapısını kuran biyolojik düzenektir. Bilinç ışığın dalga boyunu ya da sesin basınç dalgasını “bilmez”; o, zaten “kırmızı”yla ve “ses”le karşılaşır. Beyin ise yalnızca fiziksel etkilerle karşılaşır ve bu etkilerden, yaşanabilir bir dünya kurar. İşte bu yüzden algı, pasif bir kayıt değil; aktif bir düzenleme sürecidir.

Simülasyon sezgisinin “ikna edici” olmasının bir nedeni de şu olabilir: Bilinç, bu düzenleme sürecini çoğu zaman görmez; yalnızca sonucu yaşar. Ama bazı anlarda, sonucu yaşarken aynı anda o sonucun “üretilmiş” olduğunu da sezer. Dünya bir anlığına doğal bir çevre olmaktan çıkar; sanki bir kurgu dekoru, bir sahneleme, hatta bir arayüz gibi hissedilir. Bu, dünyanın sahte olduğuna dair bir kanıt değil; bilincin kendi sahnesini fark etmeye yaklaştığı bir eşiğin hissidir. O eşikte bilinç dünyayı terk etmez; yalnızca dünyanın kendisine nasıl sunulduğunu sezme noktasına yaklaşır ve bu sezgi, dış dünyanın değil, sunumun şeffaflığının anlık olarak bozulması gibidir.

Neden simülasyondayız fikri bu kadar hoşumuza gidiyor

Beyin anlamla değil, fizik ve kimya yasalarıyla çalışır. Göz “kırmızı”yı görmez; ışığın belirli dalga boylarının retina ve sinir ağlarında oluşturduğu örüntüleri işler. Kulak “sesi” duymaz; basınç dalgalarının sinirsel kodunu işler. Koku ve tat, moleküllerin reseptörlere bağlanmasının sinir sistemindeki izdüşümüdür; dokunma, mekanik uyarının elektriksel dile çevrilmiş hâlidir. Beynin masasına gelen şey nesneler değil, doğanın bedende bıraktığı izlerdir. Bu yüzden beyin açısından “gerçek”, dış dünyanın ne olduğundan çok, organizmanın o dış etkilerle ne yapabildiğiyle ölçülür; dünya, hayatta kalmaya elverişli bir kullanım alanına dönüştürülür.

Ama bu izler tek başına “dünya” değildir. Dünya, beynin bu izlerden bir düzen kurmasıyla başlar. Bilinç araştırmalarında etkili modellerden biri olan Global Neuronal Workspace yaklaşımı, bilince giren içeriğin beynin pek çok bölgesine geniş ölçekli biçimde erişilebilir hâle gelmesi fikrini vurgular; bu çerçevede “küresel erişim / yayınlama” fikri merkezi bir rol oynar.

Bu, yalnızca teknik bir ayrıntı değil; aynı zamanda “dünya niçin bu kadar gerçek?” sorusuna dair bir ipucu. Eğer bir temsil, beynin çok sayıda işlem merkezine aynı anda açılıyorsa, temsil tek bir noktada parlayan bir şey olmaktan çıkar; deneyimi taşıyan ortak zemin hâline gelir. Dünya, bu ortak zeminin üzerinde “sabit” hissedilir. Ne var ki aynı mekanizma, bazen ters yönden de okunur: Dünya bu kadar “yayınlanmış” olduğunda, bilince “sunulmuş” bir gerçeklik gibi de gelebilir. Gerçeklik hissinin gücü, temsilin doğruluğundan değil, temsilin ne kadar yaygın ve eşzamanlı paylaşıldığından da beslenir. Bu noktada simülasyon fikri, dış dünyanın şifresini çözmekten çok, içerdeki yayın mekanizmasının hissini yakalayan bir metafora dönüşür.

Zihnin Köprüsü

Beyin ve bilinç arasındaki ilişkiyi daha anlaşılır kılan ara katman ise zihindir. Zihin, beynin ürettiği çıktılar arasında bağ kurduğumuz alandır: hatırlama, kıyaslama, planlama, hayal kurma, nedensellik kurma gibi süreçler burada işler. Zihin ham frekanslarla uğraşmaz; beynin zaten derlediği içerikler üzerinde çalışır. Bu yüzden zihin, bir bakıma “paketler arası ilişkilerin mimarıdır”: hangi deneyim neyi çağırdı, hangi anlam hangi anıyı tetikledi, hangi sonuç hangi davranışa dönüştü gibi bağları örgütler.

Simülasyon sezgisinin “kültürel olarak” bu kadar hızlı yayılmasının bir nedeni de burada saklı olabilir: Zihin yalnızca algıyı düzenlemez; algıya anlatı kurar. Anlatı kuran bir sistem, kaçınılmaz olarak “kurgu ihtimali” üretir; çünkü anlatı, olaylar arasında bağ kurarken aynı anda “başka türlü de kurulabilirdi” ihtimalini de zihne taşır. İnsanın “dünya kurulmuş gibi” hissetmesi, çoğu zaman dış dünyanın yapaylığından değil, zihnin yorum kapasitesinin fazlalığından doğar. Bu yorum kapasitesi, yaşam deneyimini fantastik kılar; simülasyon fikri de tam bu fantastik damar üzerinde, hoş bir estetik çerçeve gibi parlayabilir.

Kimlik Kartları: Semboller

“Sembol” kelimesi çoğu zaman bir işaret gibi anlaşılır; ama burada daha teknik bir anlam taşıyor. Sembol, beynin ürettiği bilgi paketinin kendisi değildir; o paketin kimlik kartıdır. “Kırmızı”, “tehlike”, “yüz”, “şimdi” gibi etiketler, duyusal akışın tamamı değildir. Beyin, çok sayıda ayrıntıyı tek başlık altında toplar; o başlık görünür görünmez, ilgili çağrışım ağlarını, davranış hazırlıklarını ve anlam ilişkilerini devreye sokar. Bilincin “karşılaştığı” şey çoğu zaman bu kimlik kartlarıdır; kart hangi paketi çağırıyorsa, bilinç o paketin içeriğini dünya diye yaşar. Sembol ne kadar soyutlaşırsa, çağırdığı dünya da o kadar genişler; çünkü tek bir kimlik kartı, giderek daha fazla anlam ağına bağlanır ve bilinç bu ağları “tek bir gerçeklik hissi” gibi taşır.

Bu tam da simülasyon sezgisinin bilişsel çekirdeğini verir: Kimlik kartlarıyla yaşanan dünya, doğası gereği yoruma açıktır. Semboller yalnızca nesneleri temsil etmez; çağrışımlar, beklentiler ve kültürel anlamlarla sürekli genişler. Genişleyen sembol evreni, bir noktada bilincin dünyayı “kendine yabancı” bir yapı gibi algılamasına yol açabilir. “Bu his benden mi geliyor, dışardan mı?” sorusu işte burada doğar. Bu soruya simülasyon cevabı vermek caziptir, çünkü dışsal bir çerçeve sunar. Oysa aynı his, çoğu zaman içerideki sembolik üretimin görünür hâle gelmesidir; yani dış dünyanın sahte oluşundan değil, arayüzün fark edilmesinden doğar.

Çağdaş öngörücü beyin yaklaşımları da algının pasif bir kayıt olmadığını, beynin sürekli tahmin ürettiğini ve gelen veriyi bu tahminlerle sınadığını vurgular. Bu bağlamda Anil Seth’in popülerleşen ifadesi — algının “kontrollü bir halüsinasyon” gibi çalıştığı — algının kurgu yönünü görünür kılan güçlü bir özet olarak dolaşıma girmiştir.

Başka Canlılarda Dünya Nasıl

Buradan türler arası farklara geçince, mesele daha da netleşir: aynı fiziksel evrende yaşasak bile aynı dünyayı yaşamayız. İnsanlar ve diğer memeliler birçok konuda benzer algılara sahiptir; çünkü duyuların türü ve sinir sistemlerinin mimarisi benzer “kimlik kartları” üretir. Mimari değiştiğinde, gerçekliğin paketlenme biçimi de değişir.

Bir yarasanın dünyası, bizim “görsel sahne” dediğimiz şeyden çok yankıların ördüğü uzamsal haritadır. Bir köpeğin dünyası, kokuların süreklilik içinde iz bıraktığı bir “koku coğrafyası”dır. Böcekler ise farklı dalga boylarına ve hızlı hareket ayrıntılarına bizden farklı kapılar açabilir. Bu, onların gerçeğe “daha yakın” yaşadığı anlamına gelmez; yalnızca onların kimlik kartları setinin ve paketleme sisteminin farklı olduğu anlamına gelir.

Bu düşünceyi biyolojide güçlü kılan kavramlardan biri “umwelt”tir: aynı çevre, farklı organizmalar için farklı öznel dünyalara dönüşür. Uexküll’ün yaklaşımı, “tek sahne” fikrinin yerine “türe göre sahne” fikrini koyar.

Bu türler arası çoğulluk, simülasyon fikrine karşı güçlü bir karşı-çerçeve de sunar: Eğer aynı fiziksel dünya, farklı sinir sistemlerinde farklı “sahnelere” dönüşüyorsa, “gariplik” dediğimiz şey dış dünyanın kodundan değil, sahne kurma tarzlarımızın çeşitliliğinden doğuyor olabilir. İnsan sahnesi, sembol çeşitliliği bakımından çok zengin olduğu için, aynı zamanda “sahne olduğunu fark etme” kapasitesini de taşır. Bu fark ediş, kimi anlarda hayranlık, kimi anlarda yabancılaşma, kimi anlarda da “simülasyonda mıyım?” gibi bir his üretir.

Zaman Hissi

Zaman konusu ise bu inşanın en gizemli parçasıdır; çünkü zaman bize “dışarıda akan” bir gerçek gibi görünür. Oysa zaman deneyimi, beynin olayları sıralamak ve davranışı koordine etmek için ürettiği bir düzenin parçasıdır. Bu düzenin kişiden kişiye ve bağlamdan bağlama değişmesi, “zaman herkeste aynı hızda mı işler?” sorusunu kaçınılmaz kılar.

Zaman algısı üzerine klasik ve sık atıf alan derlemede Wittmann bunu net biçimde vurgular: zaman algısının insan deneyiminin bir parçası olduğu ve gündelik davranış ile hayatta kalma için temel olduğu belirtilir.

Dikkatin arttığı anlarda zamanın uzaması, yoğun duyguda zamanın bükülmesi, rutinde zamanın hızlanması hissi… Bunlar fiziksel zamanın değişmesinden değil; beynin “an” paketlerini nasıl işlediğinden doğar. Zaman, dışarıdaki bir nehir gibi görünür; ama içeride, kimlik kartlarıyla ve bellekle birlikte paketlenir.

Tam da burada simülasyon sezgisi bir kez daha yükselir: Eğer zaman “içerde” paketleniyorsa, o hâlde yaşadığımız akış da “motorlu” gibi hissedebilir. Oyun motoru benzetmeleri, kare kare akan sahneler, “frame” duygusu, modern kültürde bu yüzden bu kadar kolay yankı bulur. Modern kültürde zamanın kare kare aktığına dair imgelerin bu kadar kolay kabul görmesi, zamanın zaten deneyimsel olarak bölünmüş yaşanmasından da beslenir. Bu, zamanın sahte olduğunu göstermez; zaman deneyiminin, tıpkı renk ve ses gibi, beynin sahneye yerleştirdiği bir öğe olduğunu gösterir.

“Simülasyon Hatası” Sanılan Şeyler

Optik illüzyonlar ve zaman yanılsamaları bu yüzden “beynin hatası” olmaktan çok, beynin inşa yöntemini ele veren pencerelerdir. Beynin hedefi gerçeği birebir kopyalamak değildir; hayatta kalmaya, karar vermeye ve davranışı koordine etmeye uygun bir dünya modeli üretmektir. Model çoğu zaman mükemmele yakın çalışır; bazı koşullarda yan ürün verir. Biz yan ürünü hata sanırız—oysa çoğu zaman hata dediğimiz şey, inşanın bedelidir. Bir sistem ancak iyi çalışıyorsa, sınırlarını görünür kılacak yan etkiler de üretir; illüzyonlar çoğu zaman bu sınır çizgilerinin izleridir.

Simülasyon fikrinin cazibesi de burada devreye girer: Yan ürünleri “sistemdeki bug” gibi yorumlamak, zihne tatlı bir hikâye sunar. Oysa bu yan ürünler, çoğu zaman sistemin bozulması değil; sistemin nasıl çalıştığının görünür hâle gelmesidir. Algıdaki yanılsamalar, zamanın bükülmesi hissi, bilincin dünyayı yabancı bir yapı gibi algılaması… Bunlar “dış dünyanın hilesi” olmak zorunda değildir; beynin sembol üretme ve paketleme tarzının doğal gölgeleri olabilir.

Son bir kaç cümle daha

İnsanı diğer canlılardan ayıran şey yalnızca daha büyük bir beyin değil; daha zengin bir sembol repertuvarı ve bu sembollerin çağırdığı paketleri yorumlayabilen bir bilinç kapasitesidir. Beyin fizik ve kimya yasalarıyla dış etkileri işler; onları bilgi paketlerine dönüştürür ve paketlerin kimlik kartlarını—sembolleri—üretir. Bilinç ise bu kimlik kartlarının çağırdığı paketlerle bir dünya yaşantısı kurar.

Bu yüzden belki de en dürüst sonuç şudur: Simülasyon fikri, çağımızın bilimsel bir gerçeği olmak zorunda değildir; çoğu zaman insan bilincinin sembolik doğasını anlatan modern bir mit olarak çalışır. Mitin kaynağı, dünyanın sahte olması değil; insan zihninin kendi kurduğu sahneyi sezebilecek kadar gelişmiş olmasıdır. Biz frekansları değil, beynin bize sunduğu sembolleri yaşarız; ve bazen bu sembolik sahneyi fark ettiğimiz için, dünya bize “simülasyon gibi” görünür. Belki de simülasyon fikrinin asıl gücü, bizi kandırmasında değil; bilincin kendi sahnesini fark edebilecek kadar derinleşmiş olmasında yatar.

Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış