Kahramanmaraş depremi bilimde neyi değiştirdi 2025

Depremi teknoloji ve kültürel avantaja çevirebilecek miyiz?

Editor Dedekt
17 Dakika Okuma
27 Şubat 2025'te Iwate Eyaleti, Rikuzentakata Şehrinde beyzbol sahası da dahil olmak üzere yeni tesisler (solda, ©Sankei, Masamichi Kirihara). O zaman | Evlerin tsunami tarafından sürüklendiği şehir merkezi, 12 Mart 2011, saat 08:01'de çekildi (sağda, ©Sankei, Satoshi Kadonai).

Yanlış Bildiklerimiz, Yeni Teknolojiler ve Kahramanmaraş’tan Çıkan Şaşırtıcı Dersler

Deprem ülkesi olmak…
Türkiye, Japonya, Şili, Yeni Zelanda, Şili’nin sahilleri, İzlanda’nın buzulları…
Jeolojiye göre bunların ortak kaderi aynı: hareketli levha sınırı üzerinde yaşamak.

2020 sonrası tablo şunu gösteriyor:

  • Depremler ne “kıyamet gibi artıyor”, ne de “yok olma yolunda”.
  • İklim krizi, buzullar ve dev barajlar gibi insan etkileri bazı bölgelerde deprem risk haritasını sessizce yeniden çiziyor.
  • Yapay zekâ, uydular ve milyarlarca akıllı telefon, deprem bilimini 10 yıl öncesiyle kıyaslanamayacak kadar değiştirdi.

Ve belki en önemlisi:
2023 Kahramanmaraş depremleri, Doğu Anadolu fayının aslında nasıl kırıldığını anlamayı kökten değiştirdi.


“Depremler patladı, dünya kırılıyor” yanılgısı

USGS ve İngiliz Jeoloji Servisi’nin uzun dönem istatistiklerine göre, 1900’den bu yana her yıl ortalama yaklaşık 10–15 adet 7 ve üzeri deprem bekleniyor. Son 20 yılda olan şu:

  • Bazı yıllar bu ortalamanın üzerinde, bazı yıllar altında kalıyoruz.
  • Uzun ölçekli, düz bir “sürekli artış” eğrisi yok.

Buna rağmen pek çok kişiye sanki “dünya her zamankinden çok daha fazla sallanıyormuş” gibi geliyor. Bunun üç temel nedeni var:

Daha çok sensör: Dünya genelinde kurulu sismometre sayısı ve hassasiyeti, 1990’lara göre kat kat arttı. Eskiden kaydedilmeyen yüz binlerce küçük deprem artık kataloglarda görünüyor.

Bildirim çağında yaşamak: Bir deprem olduğunda, dakikalar içinde X (Twitter), Telegram, TikTok, canlı yayınlar… Her olayı “yan koltuktan” izlemek mümkün. Zihnimiz bunu “deprem sayısı patladı” diye yorumluyor.

Yerel artışlar: Bazı bölgelerde barajlar, kaya gazı üretimi, atık su enjeksiyonu gibi insan faaliyetleri gerçekten de yerel sismisiteyi artırıyor; ancak bu artış, küresel deprem enerjisinin küçük bir kısmı.

Özetle: Dünya genelinde deprem sayısı patlamış değil; ama hem algı hem kayıt kapasitesi patladı.

İklim krizi bu tabloya nasıl giriyor?

Yeni olan şey, 2020 sonrası çalışmaların iklim değişimiyle deprem arasında yerel ama somut bağlar kurmaya başlaması.

  • Buzulların hızla eridiği dağ bölgelerinde, kabuğun yükten kurtulup yavaşça geri yükseldiği (izostatik toparlanma) alanlarda bazı fayların daha sık kaydığı gösterildi.
  • Alpler ve benzeri dağ kuşaklarında yapılan uzun dönemli gözlemler, buzul erimesinin hızlandığı yerlerde küçük depremlerin sayısının da arttığını ortaya koyuyor.

Bu, “iklim krizi yüzünden her yerde büyük deprem olacak” demek değil. Ama şu artık net:
Buzul bölgesi dağ kuşaklarında (Alpler, Alaska, İzlanda vb.) deprem riski 21. yüzyılda iklimle birlikte yeniden hesaplanmak zorunda.


“Deprem tamamen rastgele, bilim sadece kayıt yapıyor” yanılgısı

2020’den sonra deprem kataloğu üretiminde yapay zekâ dönemi başladı:

  • Derin öğrenme, eski kataloglara göre 10–20 kat daha fazla küçük deprem tespit eden yeni kataloglar üretmeye başladı.
  • Laboratuvar deneylerinde, kaya örnekleri üzerindeki “mini depremlerin” ne zaman olacağını sadece sarsıntı sinyallerini dinleyerek tahmin eden makine öğrenmesi modelleri geliştirildi.
  • Geçmiş enerji boşalım haritalarını derin sinir ağlarına verip, önümüzdeki birkaç yıl içinde hangi bölgelerin daha aktif olacağını tahmin etmeye çalışan çalışmalar yayımlandı.

Hâlâ “6 ay sonra şu gün, şu saatte 7.2 olacak” diyemiyoruz.
Ama depremler tamamen rastgele de değil; belirli istatistiksel ve mekânsal desenler var ve bunları artık insan gözünden çok daha iyi gören algoritmalar devrede.

Bilim tarafında odak, “mutlak tarih vermek”ten çok şunlara kaymış durumda:

  • Operasyonel deprem tahmini: Önümüzdeki gün–haftalarda artçıların nerede yoğunlaşacağı.
  • Risk haritası güncellemeleri: Hangi fay segmentlerinin daha fazla zorlandığı.
  • Deprem sonrası ilk saatler: “Nerede en çok hasar bekleniyor?” sorusuna dakikalar içinde yanıt üretebilmek.

Türkiye deprem biliminde ve deprem teknolojisinde nerede duruyor?

Türkiye’nin depremle ilişkisi sadece “çok deprem yaşayan ülke” olmakla sınırlı değil.
Bilim tarafında güçlü bir birikim var; sorun, bunun teknolojiye ve günlük önlem kültürüne aynı güçle yansımaması.

Bilim cephesi: Güçlü araştırmacılar, yoğun gözlem ağı

  • Kuzey Anadolu ve Doğu Anadolu fayları, dünyada en yoğun izlenen fay sistemleri arasında. AFAD ve Kandilli’nin işlettiği ağlar sayesinde, bu iki fayın neredeyse her hareketi yüksek çözünürlükle kaydediliyor.
  • 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremleri sonrası yayımlanan birçok uluslararası çalışmada Türk istasyon verileri ve saha gözlemleri temel referanslar arasında yer aldı.
  • Avrupa–Orta Doğu–Kafkas hattında Anadolu tektoniğini çalışan her ekip, Türk araştırmacıların makalelerine ve verilerine atıf yapmak zorunda kalıyor.

Bu tablo şu cümleyle özetlenebilir:
“Türkiye, deprem bilimi alanında Avrupa–Asya kesişim kuşağında referans alınan çok sayıda önemli araştırmacıya sahip güçlü bir merkezdir.”

Teknoloji ve önlem cephesi: Bilgi var …

  • Erken uyarı: Marmara çevresinde kritik tesislere sinyal gönderen sistemler çalışıyor; deniz tabanına yerleştirilen sensörlerle ağ genişliyor. Ama Japonya, Meksika veya ABD’deki gibi ülke çapında, doğrudan halka açık ve günlük hayatla entegre bir erken uyarı kültürü henüz yok.
  • Deprem mühendisliği: Deprem yönetmelikleri kâğıt üzerinde güçlü ve modern; fakat denetim, malzeme kalitesi, zemin seçimi ve imar politikaları devreye girdiğinde bu teorik güç her zaman sahaya yansımıyor.
  • Sismik izolasyon: Şehir hastaneleri ve bazı kritik yapılarda izolatör kullanımı arttı; fakat toplam bina stoğu içinde bu tür ileri teknolojilerin payı hâlâ sınırlı.
  • Toplumsal hazırlık: Ülke çapında düzenli, zorunlu deprem tatbikatları, mahalle bazlı gönüllü afet ekipleri, barınak standartları gibi başlıklarda Japonya ve Yeni Zelanda kadar kurumsallaşmış bir yapı yok.

Bu yüzden şu tespit gerçekçi:

“Türkiye, depremleri iyi inceleyen; ama henüz depremleri iyi yöneten bir ülke değil.”


Kahramanmaraş: Bilim için çerçeveyi değiştiren bulgular

6 Şubat 2023’teki 7.8 + 7.6’lık çifte deprem, sadece Türkiye için değil dünya sismolojisi için de kırılma anı oldu.

Bilinmeyen yan koldan başlayan kırılma

2023–2025 arasında yayımlanan modellemeler, 7.8’lik ana şokun Doğu Anadolu Fay Zonu üzerinde haritalarda pek görünmeyen bir yan (splay) fayda başladığını; ardından hem kuzeye hem güneye doğru ana fay üzerinde zincirleme bir kırılmaya dönüştüğünü gösterdi.

Bu önemli çünkü:

  • Haritalarda “tek çizgi” gibi görülen birçok fayın gerçekte dallı budaklı bir ağaç gibi davrandığını ortaya koyuyor.
  • Büyük bir depremin başlangıç noktasının her zaman ana gövde değil, bu yan kollardan biri olabileceğini gösteriyor.

Supershear: Fay, kendi ses hızını geçti

Aynı çalışmalar, kırılmanın bazı segmentlerde S-dalgası hızını aşan, “supershear” rejimine geçtiğini ortaya koydu.

Supershear nedir?

  • Normalde kırılma hızı yaklaşık 2–3 km/s mertebesindedir.
  • Supershear rejimde bu hız, kayma dalgası (S-dalgası) hızını geçebilir.
  • Bu da çok ani, tek darbeli, aşırı yüksek ivmeli sarsıntı paketleri üretir.

Kısacası, Doğu Anadolu Fayı’nın bazı parçalarının San Andreas Fayı kadar agresif kırılabildiği ortaya çıktı.

Yıkım sadece fayın üzerinde değildi: Off-fault damage çağı

Uydu (InSAR) verileri, Kahramanmaraş çifte depremlerinde fay hattından kilometrelerce uzakta bile yoğun zemin deformasyonu ve ikincil kırıklar oluştuğunu gösterdi. Yani yıkım, sadece “fay çizgisinin üstünde” gerçekleşmedi.

Bu şu açıdan yeni:

  • Klasik tehlike modelleri en büyük hasarı fayın hemen üzerinde beklerdi.
  • Bu olayda yer yer 10–20 km uzakta bile beklenenden fazla hasar görüldü.

Sonuç:
Tehlike haritalarını sadece “faya uzaklık” üzerinden çizmek artık yeterli değil; yan kırıklar ve off-fault deformasyon zonları da modele girmeli.

2000 yıllık tarih + GPS: Döngüsel zorlanma tablosu

Doğu Anadolu Fayı boyunca M.S. 1. yüzyıldan bugüne bilinen tarihsel depremler, paleosismoloji bulguları ve GPS verileri bir araya getirildiğinde, 2023 depremlerinin yüzyıllık gerilme birikim döngüsünün bir halkası olduğu görülüyor.

Bu sayede:

  • Hangi segmentlerin kabaca ne kadar aralıklarla kırıldığı daha iyi anlaşılıyor.
  • 2023 sonrası hangi parçaların göreli olarak “rahatladığı”, hangilerinin ise önümüzdeki on yıllar için daha yakından izlenmesi gerektiği daha net hesaplanabiliyor.

“Büyük deprem oldu, yüzyıl rahatız” yanılgısı

Türkiye’de çok sık duyulan bir cümle var:

“Bir büyük deprem olur, hat boşalır, yüzyıl rahat ederiz.”

Hem dünya istatistikleri hem de Kahramanmaraş sonrası yapılan gerilme transfer hesapları, bu cümlenin bilimsel dayanağının olmadığını gösteriyor.

  • Büyük bir deprem, kırılan segmentte stresi önemli ölçüde boşaltır.
  • Ancak komşu segmentlerde ve yan kollarda gerilme artabilir.
  • Aynı fay zonu üzerinde, onlarca yıl arayla zincirleme büyük depremler görülebilir.

Bu nedenle “büyük deprem oldu, bu hat bitti” rahatlığı, artık savunulabilir bir cümle değil.


Teknoloji: Deprem anında “kaderden” kaçınmak

Milyarlarca telefonluk sismik ağ

Google’ın Android Earthquake Alerts sistemi, 2020’lerden beri milyarlarca telefonu mini sismometreye dönüştürdü. Dünya genelinde on binlerce depremi tespit edip, binlerce olay için saniyeler öncesinden uyarı gönderdi.

Bu sistem özellikle klasik istasyon ağı zayıf olan ülkelerde devrim niteliğinde: Telefonlar, tek tek sismometrelerin oluşturamadığı küresel bir “sismik bulut” yaratıyor.

Ancak kusursuz değil; 2023 Kahramanmaraş depreminde büyüklük tahmini çok küçük kaldığı için, yüksek öncelikli uyarılar yeterince geniş bir nüfusa ulaşamadı. Bu olaydan sonra algoritmalar yeniden eğitildi ve hata payları azaltıldı.

Japonya’nın trenleri: Sarsıntıyı görür görmez fren

Japonya’da Shinkansen hatlarında yıllardır çalışan sistem basit ama ölümcül etkili:

  • Fay üzerinde ve kıyıda yüksek hassasiyetli sensör ağı var.
  • İlk P-dalgaları algılanır algılanmaz trenlerin elektriği otomatik kesiliyor.
  • Trenler birkaç saniye içinde frenlemeye geçiyor; en büyük ivme gelmeden önce hız çoktan düşmüş oluyor.

2011 Tōhoku depreminde yüzlerce yolcuyla giden yüksek hızlı trenlerin raydan çıkmaması, saniyelerin bile ne kadar kritik olduğunu çarpıcı biçimde gösterdi.

Uydular: Yerkabuğunu milimetreyle izlemek

Sentinel-1, ALOS-2 gibi radar uyduları sayesinde, büyük bir depremin kabuğu nasıl büküp çektiği, birkaç gün içinde milimetre hassasiyetle haritalanabiliyor.

  • Kahramanmaraş için 300 km’den uzun bir hat boyunca metreler mertebesinde yüzey kayması ölçüldü.
  • Köprüler, barajlar, otoyollar ve şehir bloklarının hangi eksende ne kadar yer değiştirdiği noktasal olarak tespit edildi.

Bu veriler, yeniden inşa sürecinde hangi zeminin hangi yapı türü için ne kadar riskli olduğuna dair kararları destekliyor.


Deprem kuşağı ülkeleri şanslı mı, talihsiz mi?

Jeolojik açıdan “şans” nötrdür; kimse hangi levha sınırında doğacağını seçemez. Sosyal ve ekonomik açıdan ise tablo net:

  • Japonya, Şili, Yeni Zelanda gibi ülkeler deprem gerçeğini yüksek teknoloji, sıkı mevzuat ve kültürel disiplinle yöneterek dünyanın en dayanıklı altyapılarından bazılarını oluşturdu.
  • Aynı kuşakta olup bunu başaramayan ülkeler ise her büyük depremde biraz daha yoksullaşıyor, göç veriyor ve güven krizi yaşıyor.

Deprem ülkesi olmanın potansiyel avantajları:

  • Yüksek standartlı inşaat ve mühendislik: Deprem mühendisliği, sismik izolatörler, enerji sönümleyiciler birer ihracat kalemi hâline gelebiliyor.
  • Afet teknolojisi ve yazılımları: Erken uyarı algoritmaları, sensör ağları, risk modelleme yazılımları dünya pazarına sunulabiliyor.
  • Dirençli toplum kültürü: Sık afet yaşayan toplumlar, doğru yönetilince organizasyon, dayanışma ve kriz yönetimini günlük hayatın parçası hâline getirebiliyor.

Türkiye için soru şu olmalı:

“Deprem kuşağında olmak kötü şans mı?” değil; “Depremi teknoloji ve kültürel avantaja çevirebilecek miyiz?”


Japonlar büyük depremden sonra ne yapıyor?

“Japonlar panik yapmıyor” cümlesi klişe; asıl farkı yaratan, önceden çalışılmış, tekrar edilmiş rutinler ve net roller.

İlk dakikalar: Refleks hâline gelmiş davranışlar

Her yıl 1 Eylül, Japonya’da “Afet Önleme Günü”. Ülke çapında deprem senaryolu tatbikatlar, toplu tahliyeler, ilk yardım ve yangın tatbikatları yapılıyor. Büyük bir deprem olduğunda:

  • Birçok kişi “Çömel–Kapan–Tutan” benzeri hareketleri refleks olarak uyguluyor.
  • Ardından önceden belirlenmiş buluşma noktasına veya resmî tahliye alanına yöneliyor.

Ortaya çıkan “soğukkanlılık” aslında duygusal bir üstünlükten çok, alışkanlık ve prova meselesi.

Nerede konaklıyorlar?

Türklerde deprem anındaki temel refleksi belirleyen şey çoğu zaman eğitimden önce “yapıya güven” düzeyidir. Japonya’da insanlar binaların yönetmeliğe göre davranacağına daha çok inandığı için prosedüre uyup içeride doğru pozisyon almaya yönelebilir. Türkiye’de ise özellikle Maraş sonrası, bina dayanıklılığına dair haklı şüphe “kaçış” refleksini güçlendirir. Bu yüzden Türklerden Japonlar gibi sakin ve içeride kalmaya dayalı davranış beklemek gerçekçi değildir;

Örneğin 1 Ocak 2024 Noto Yarımadası depreminde on binlerce kişi, ilk haftalarda okul spor salonları ve belediye binalarında kurulan tahliye merkezlerinde konakladı. Son yıllarda:

  • Tahta zeminde yerde yatmak yerine karton karyolalar ve bölme panelleri yaygınlaşıyor.
  • Yaşlı ve engelli bireyler için özel ihtiyaç barınakları kuruluyor.
  • Çocuklar için psikososyal destek, oyun etkinlikleri ve spor organizasyonları düzenleniyor.

Yine de her şey mükemmel değil: Noto depreminde aşırı kalabalık ve hijyen sorunları nedeniyle bazı barınaklarda ikincil can kayıpları yaşandı; bu durum Japon kamuoyunda ciddi tartışmalara yol açtı.

Sürece nasıl katılıyorlar?

Japonya’da mahalle bazlı gönüllü afet ekipleri (bosai volunteers), yangın söndürme, arama–kurtarma ve barınak yönetiminde aktif rol alıyor. 2011 Tōhoku ve 2024 Noto depremlerinden sonra:

  • Çok sayıda STK ve gönüllü grup barınakların işletilmesi ve psikososyal destek alanında büyük yük üstlendi.
  • Bu fiilî durum, devleti yeni yasal düzenlemelere ve standardizasyon adımlarına zorladı.

Buradan çıkan temel ders şu:
Deprem sonrasında sadece “devlet” değil, mahalleler ve sivil toplum da önceden tanımlanmış rollere sahip olmalı.


Depremle yaşamayı öğrenmek ne demek?

2025 itibarıyla eldeki bilimsel tablo tek cümlede şöyle özetlenebilir:

Depremi durdurmak da, günü–saatini bilmek de mümkün değil; ama nerede, nasıl ve ne kadar yıkıcı olacağını tahmin etme konusunda insanlık hiç olmadığı kadar iyi durumda.

2023 Kahramanmaraş depremleri özellikle üç şeyi gösterdi:

  • Faylar düşünüldüğünden daha karmaşık: Bilinmeyen yan kollar, supershear kırılmalar ve off-fault hasar, tehlike anlayışını güncel haritalar ve yönetmelikler düzeyinde yeniden kurmayı zorunlu kılıyor.
  • Deprem kuşağı ülkesi olmak lanet değil: Doğru yönetildiğinde yüksek teknoloji, ihracat, dirençli şehirler ve güçlü bir toplum kültürü anlamına gelebilir.
  • Teknoloji saniyelerle yarışıyor: Akıllı telefonlardan trenlere kadar pek çok sistem, birkaç saniyeyi bile hayatta kalma lehine çevirebilecek kapasitede; kritik olan bu teknolojiyi adil, şeffaf ve herkes için erişilebilir hâle getirmek.

Türkiye için kritik soru yavaş yavaş şuna dönüşmek zorunda:

“Bir sonraki büyük depremde kaç bina yıkılacak?” sorusundan, “Kaç bina ayakta kalacak, bunu hangi teknoloji ve kültür sağlayacak?” sorusuna geçilebilecek mi?

Dünyanın saygın pek çok deprem uzmanı Türkiye’den.

Deprem bilimi doğası gereği çok sesli bir alandır. Farklı fay modelleri, olası senaryolar ve risk hesapları üzerinde çalışan çok sayıda araştırmacının olması, bilimin işleyişinin doğal ve sağlıklı bir sonucudur. Bu yüzden kamuoyunda sık duyulan “bilim insanları kendi aralarında bile anlaşamıyor” cümlesi gerçeği tam yansıtmaz; bilim, tam da bu çeşitlilik ve karşılıklı eleştiriler sayesinde ilerler.

Türkiye’de hem kamuoyunun yakından tanıdığı hem de uluslararası alanda saygınlık kazanmış çok sayıda yerbilimci ve deprem uzmanı bulunuyor. Kamuoyunda daha sık duyulan isimler arasında Prof. Celal Şengör, Prof. Naci Görür, Prof. Övgün Ahmet Ercan ve Prof. Şener Üşümezsoy yer alırken; deprem mühendisliği, yer hareketi, mühendislik jeolojisi ve kaya mekaniği gibi alanlarda çalışmaları uluslararası literatürde geniş biçimde atıf alan bilim insanlarına örnek olarak Prof. Mustafa Erdik, Prof. Sinan Akkar, Prof. Candan Gökçeoğlu, Prof. Reşat Ulusay, Prof. Okan Tüysüz ve Prof. Ziyadin Çakır gibi isimler sayılabilir. Elbette bu liste tam değildir; Türkiye’deki üniversitelerde, araştırma kurumlarında ve sahada çalışan çok daha geniş bir bilim insanı topluluğu, aynı anda hem ülkenin deprem riskini anlamaya hem de dünya deprem bilimine katkı vermeye devam etmektedir.

Kaynaklar (seçme, 2020 sonrası)

  • USGS Earthquake Hazards Program – küresel deprem istatistikleri ve eğitim materyalleri (usgs.gov).
  • British Geological Survey – Earthquakes bölümü ve sık sorulan sorular (bgs.ac.uk).
  • AFAD Deprem Dairesi Başkanlığı ve Türkiye Deprem Tehlike Haritası (afad.gov.tr).
  • Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü bilgi notları (koeri.boun.edu.tr).
  • Japan Meteorological Agency – Earthquake Early Warning sistemi (jma.go.jp).
  • Japonya’da deprem erken uyarısı ve Shinkansen güvenlik sistemleri üzerine teknik raporlar.
  • Google Android Earthquake Alerts sistemi hakkında teknik açıklamalar ve geliştirici dokümanları.
  • Kahramanmaraş 2023 deprem dizisi üzerine yayımlanmış güncel bilimsel makaleler (Science, Nature Communications vb.).

Not: Bu metin, yaşadığımız dönemi ve deprem olgusunu anlamaya dönük bir çerçeve sunmak amacıyla; deprem bilimci olmayan kişilerce, güncel bilimsel yayınlar ve resmî kurum özetlerine dayanılarak hazırlanmıştır.

Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış