Savaş Teknolojiyi Gerçekten Geliştirir mi? Yoksa Uygarlığı Geciktiren Büyük Yanılsama mı?

Teknolojiyi ileriye iten savaş mı, savaşlara rağmen ayakta kalabilen şehirler ve bilim mi.

Editor Dedekt
8 Dakika Okuma
Elinde kumandayla dron yöneten teknoloji kurdu gözlüklü genç, savaş ile teknolojinin ilişkisini sorgulatan bir karşılaşma

Savaşın teknolojiyi geliştirdiği düşüncesi, modern dünyanın en yaygın inanışlarından biridir. İlk bakışta ikna edici görünür; çünkü Birinci Dünya Savaşı’nın kimyasal teknolojiyi, İkinci Dünya Savaşı’nın havacılığı ve atom fiziğini, günümüz Ukrayna savaşının ise insansız hava araçlarını hızlandırdığı sıkça dile getirilir. Ancak ilişkiyi dikkatle incelediğimizde savaşın bir “ilerleme motoru” olmaktan çok, var olan bilimsel ve teknik birikimi şiddet ortamında farklı bir yöne zorlayan, pahalı ve yıkıcı bir ara safha olduğunu görürüz.

Gerçekte teknolojik adımlar savaş sayesinde atılmaz; savaş, zaten var olan bilimsel gelişmelerin yönünü değiştirir. Laboratuvarlarda ve sivil endüstride geliştirilen fikirler, çatışma koşullarında ölümcül amaçlara uyarlanır. Bu nedenle savaş, üretici bir güçten çok, bir sapma ve tahrifat alanı olarak değerlendirilmelidir.

En Eski Savaşlardan Modern Çağa: Neden 10 Bin Yıl Kılıç ve Mızraktan Öteye Gidilemedi?

Bilinen en eski yazılı savaş kayıtları MÖ 3. binyıla kadar uzanır. Bu tarihten günümüze kadar insanlık neredeyse aralıksız savaşmıştır. Eğer savaş kendi başına teknolojik bir üretici güç olsaydı, insanlığın on bin yıl boyunca kılıç, mızrak ve basit zırh döngüsünden çıkamaması nasıl açıklanabilir? Tekerleğin icadından itibaren yüzyıllar boyunca neden güvenli ve kesintisiz yol ağları kurulamadı? Bronzdan çeliğe geçiş neden neredeyse bin yıla yakın sürdü?

Bu sorular, savaşın doğrudan bir “hızlandırıcı” olmadığını gösterir. Tarihsel örnekler incelendiğinde, büyük bilimsel, tarımsal ve mimari sıçramaların çoğunun savaşsız ve görece istikrarlı dönemlerde yaşandığı görülür. İmparatorlukların güçlendiği, ticaret yollarının güvenli olduğu, kent nüfuslarının arttığı ve bilginin kesintisiz aktarılabildiği dönemler, asıl teknolojik sıçramaların ortaya çıktığı zaman dilimleridir.

“Savaştan Doğan Teknoloji” Yanılsaması Nasıl Oluşuyor?

Birinci Dünya Savaşı havacılığı hızlandırdı denir, ancak havacılık zaten 1900–1914 arasında üniversitelerde, özel laboratuvarlarda ve bireysel mucitlerin atölyelerinde gelişmekteydi. İkinci Dünya Savaşı radar ve bilgisayarı ortaya çıkardı denir, ama bu çalışmalar savaş başlamadan önce Cambridge, MIT ve benzeri kurumlarda başlatılmıştı. Ukrayna savaşı insansız hava araçlarını öne çıkardı denir; oysa dron sistemleri savaş öncesi dönemde bile milyar dolarlık sivil ve ticari bir pazar haline gelmişti.

Bu noktada yanılgıyı güçlendiren kritik unsur, orduların büyüklüğü ve bütçeleridir. Ordular çoğu zaman herhangi bir cihazın ilk prototipini geliştirmez; fakat sivil alanda ortaya çıkmış bir teknolojiyi büyük ölçekli bütçelerle satın alır, seri üretime sokar, lojistik ağlara entegre eder ve kısa sürede yaygınlaştırır. Toplumsal hafızada “bir teknolojinin görünür hale gelmesi” ile “o teknolojinin icadı” karıştığında, ordu büyük alıcı olduğu için icat sahibi gibi algılanır. Yanılsama tam da burada ortaya çıkar: Seri üretime geçirilen şey, çoğu zaman zaten barış döneminde geliştirilmiş bir fikrin, savaş koşullarında kullanım zorunluluğuna sokulmuş versiyonudur.

Dolayısıyla savaş, kendi başına yaratan değil, yönlendiren ve bozup yeniden kullanan bir bağlamdır. Var olan teknolojinin barışçıl kullanım alanlarını genişletmek yerine, bu birikimi silah sistemlerine ve savunma doktrinlerine taşır.

Gerçek İlerlemeyi Yaratan Ne: Savaş mı, Kalabalık Şehirler mi?

İnsanlığın 200 yıl gibi kısa bir sürede endüstri toplumuna ulaşmasının temelinde, savaşçılıktan çok şehirleşme, uzmanlaşma ve bilgi zinciri vardır. Nüfus artmış, büyük kentler ortaya çıkmış, ticaret ağları genişlemiş, zanaatlar ve bilim dalları birbirini beslemiştir. Teknolojiyi ileriye taşıyan, insanların uzun süre aynı coğrafyada bir arada yaşaması, iş bölümü yapması ve bilgi birikimini kesintiye uğratmadan sonraki kuşaklara aktarabilmesidir.

Savaşlar ise bu zinciri tekrar tekrar kırmıştır. Şehirler yakılmış, kütüphaneler yok edilmiş, üretken nüfus cepheye sürülmüş, deneyimli zanaatkârlar ve bilim insanları kaybedilmiştir. Kısa vadede galip gelen ordular bile, uzun vadede kendi toplumlarının üretken kapasitesini zayıflatmıştır. Savaşçılığıyla öne çıkan birçok kültür tarih sahnesinden silinirken, uzun vadeli istikrar ve kent kültürü üretebilen toplumlar kalıcı ilerleme sağlamıştır.

Ordular Üretici Değil, Büyük Ölçekli Tüketicidir

Toplumda yaygın bir kanı, “ordular teknolojiyi geliştirir” şeklindedir. Oysa orduların temel rolü, teknolojik yeniliğin ilk kıvılcımlarını çakmak değil, mevcut yenilikleri kendi amaçlarına göre uyarlamak ve ölçeklendirmektir. Tarih boyunca bilimi ve teknolojiyi asıl ileri taşıyanlar, laboratuvarlar, manastır okulları, medreseler, üniversiteler, gözlemevleri, ticaret şehirleri ve sivil zanaatkârlardır.

Orta Çağ Avrupa’sında, dağ başındaki küçük manastırlar bile metin kopyalayarak, gözlem yaparak, tarım ve takvim bilgilerini geliştirerek ordulardan çok daha fazla bilgi biriktirmiştir. Benzer şekilde İslam dünyasındaki medreseler, rasathaneler ve çeviri hareketleri, askeri yapılardan bağımsız bir entelektüel ağ üretmiştir. Bu ağlar, savaş alanından çok daha güçlü bir bilimsel zemin oluşturmuştur.

Günümüzde de tablo benzerdir. Yapay zekâ, işlemci mimarileri, yazılım dilleri, malzeme bilimi, telekom altyapısı gibi alanlar ağırlıklı olarak sivil üniversitelerde, araştırma merkezlerinde ve özel şirketlerde geliştirilmektedir. Ordular bu teknolojileri büyük bütçelerle satın alır, kendi ihtiyaçlarına göre modifiye eder ve geniş ölçekte kullanır. Bütçelerin büyüklüğü, onları ilk üretici gibi gösterse de gerçekte ordular sistemin son halkalarından biridir; temel araştırma zincirinin başlangıç noktası değil.

Savaşın Gerçek Maliyeti: Yıkım, Gecikme ve Kopan Zincirler

Savaşların neden olduğu yıkım, çoğu zaman ortaya çıktığı iddia edilen teknolojik kazanımlardan çok daha büyüktür. Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte Avrupa’da kent kültürü zayıflamış, yollar ve su kanalları bakımsız kalmış, bilimsel üretim yüzyıllarca geriye gitmiştir. Orta Asya’daki istilalar pek çok tarım şehrini ve ticaret merkezini yok ederek, bölgesel kalkınmayı uzun süreli olarak sekteye uğratmıştır.

Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’nın en üretken, eğitimli ve genç kuşağını toprağa gömmüştür. Bu sadece bir demografik kayıp değil, aynı zamanda on yıllarca geri ödenemeyecek bir bilgi ve deneyim kaybıdır. Günümüzde Ukrayna savaşında yaşanan yıkım, ülkenin altyapısını, tarım alanlarını, şehirlerini ve insan kaynağını uzun vadeli bir geri gidişe sürüklemektedir. Savaş bazen yeni aygıtların sahaya sürülmesine vesile olur, fakat karşılığında yitirilen şehirler, nüfus, üretim kapasitesi ve kültürel hafıza, net bilanço açısından teknolojik faizi çok aşan bir anapara kaybı yaratır.

Barış Olmasaydı Değil, Savaş Olmasaydı Ne Olurdu?

Bugün elimizde olan pek çok teknolojinin, savaşlar hiç yaşanmasaydı da gelişeceği açıktır. Radar, roket bilimi, nükleer fizik, dron sistemleri, uydu teknolojileri ve bilgisayar bilimi gibi alanların neredeyse tamamı, savaşlardan önce başlatılmış bilimsel merakın ürünleridir. Savaş, bu çalışmaları yeni bir öncelik hiyerarşisine sokmuş, bazılarını hızlandırırken, diğerlerini kesintiye uğratmış, pek çoğunu da gizlilik duvarları arkasına hapsetmiştir.

Eğer yıkım ve kesintiler olmasaydı, toplumlar kaynaklarını harabiyeti onarmaya değil, uzun soluklu projelere ayırabilirdi. Uzman kuşaklar kopmaz, araştırma ağları dağılmaz, laboratuvarlar ve üniversiteler kapatılmazdı. Bu durumda teknolojik ilerlemenin daha yavaş değil, tam tersine daha kesintisiz ve geniş tabanlı olacağı güçlü bir varsayımdır.

Sonuç: Savaş Değil, Barış Dönemlerinin Bilgi Zinciri İlerletir

Savaşın ilerlemeyi sağladığı düşüncesi, zaman çizelgesini yanlış yerden okumaktan doğan bir yanılsamadır. Teknolojiyi üreten savaş değil, barış dönemlerinde biriken bilgi zinciridir. Ordular, büyük bütçeleri ve yüksek görünürlükleriyle teknolojik yeniliğin merkezi gibi algılansa da, gerçekte zaten geliştirilmiş olan fikirleri ölçeklendiren ve uyarlayan kurumlardır.

Savaş, kısa vadede bazı icatları görünür kılabilir, fakat uzun vadede bilimsel ilerlemeyi yavaşlatır; şehirleri, okulları, üretken insan kaynağını ve kültürel hafızayı tahrip eder. Uygarlığın gerçek motoru savaşçılık değil; şehirler, eğitim kurumları, tarım fazlası, ticaret ağları ve kesintisiz bilgi aktarımıdır. İnsanlık bugün ulaştığı teknoloji düzeyine savaşlar sayesinde değil, çoğu zaman savaşlara rağmen ve savaşların açtığı yaraları onarma çabası içinde ulaşmıştır.

Bu Makaleyi Paylaş
Yorum yapılmamış