Afrika’dan Göbeklitepe’ye Uzanan Yollar

Göbekli Tepe’yi anlamanın anahtarı: Din değil yön; mucize değil süreklilik; tapınma değil ihtiyaç.

Gokal
20 Dakika Okuma
Karahantepe, Şanlıurfa’nın 60 kilometre doğusunda yer almaktadır.

Düşünsel bir çerçeve

Anadolu’nun vadiler ve küçük derelerle yarılmış kıvrımlı coğrafyasında insan toplulukları, dağ yamacında kış boyunca biriken kar tabakaları gibiydi: Sessiz, dağınık, birbirinden uzak ama aynı döngünün parçası. Zaman ilerleyip güneşi yükseltikçe bu karlar erir, suya karışır ve vadilerde birleşirdi. İnsan grupları da tıpkı bu mevsimsel akış gibi çözülür, dağılır, yeniden buluşur; her buluşma yeni bir iz, her iz yeni bir başlangıç yaratırdı.

Göbeklitepe, işte bu dağınık insan akışlarının kesiştiği ilk büyük eşiği temsil eder. Bir “arta kalan tortu” değil; aksine bu hareketliliğin toprağa temas edip anlam kazandığı ilk ortak zemindir. Avcı-toplayıcı grupların mevsimsel olarak birbirine dokunduğu, mallarını takas edip bilgilerini ve ritüellerini paylaştığı bir odak noktasıdır.

Şanlıurfa kent merkezinin 18 kilometre kuzeydoğusunda yer alan Göbeklitepe

Çocukluk dönemimde bir yaz tatilini geçirdiğim Anadolu köylerinden birinde, daha ilk anda vadinin her yerinden görülebilen tek bir dikili taş dikkatimi çekmişti. İnsanlar onu oraya bilinçli olarak yerleştirmişti; eskiydi ama antik değildi ama işlevi çok açık 500 yıldır orada yaşayan insanların diktiği bir taştı. Köy yolunda ilerleyip 200 metre yükseklikteki tepedeki taştan uzaklaştıkça taş beni takip ediyor gibi bir his veriyordu. Uzaktan bakınca dimdik duran uzun boylu bir ayıyı andırıyordu. Taşın anlamını sorduğumda, bunun kaybolmamak için dikilen bir yön taşı olduğunu öğrendim. Sürüleri uzak otlaklara götürenler, köyler veya uzak tarlalar arasında gidip gelenler, yalnızca bu taşa bakarak nerede olduklarını ve hangi yöne gitmeleri gerektiğini anlayabiliyorlardı. Sadece vadidekiler değil, platoların düzlüklerinde yolu kaybedenler için bile bir adres gibiydi.

Bu çocukluk anısı aslında şunu söylüyordu: Dünyanın neredeyse her yerinde görülen dikili taşların ilk amacı bir keşif ruhu ya da tapınma değil; basit bir ihtiyaçtı:

Yol göstermesi.

Biraz daha geniş düşünürsek: Yolcuya eşlik eden sessiz bir “ruh”, bir tür koruyucu işaret… Yabancı için “buralarda biri var” hissi, bir yerleşik köylü için ise “doğru yerdeyim, evimdeyim” güveni.

Bugün bize sıradan görünen bu navigasyon mantığı, binlerce yıl önce çok daha güçlü bir anlamla birleşmiş olmalıydı. Yerleşkeler arttıkça yön taşları da artmış; daha yükseğe, daha genişe, daha süslüye doğru evrilmiş; bazı taşlar zamanla güneş–ay döngülerinin gölgesini taşıyan doğal bir takvime dönüşmüş olmalıdır.

Ve taş, işte bu noktada yön göstermekten çok daha fazlasını yapmaya başlamıştı:
T ile tanrıyı değil kendini tanımlıyor, Zamanı işaret ediyor, hafızayı taşıyor ve toplulukları ortak bir merkeze çağırıyordu.

Peki Göbeklitepe’yi anlamadan önce, insanlık Göbekli Tepe’ye nasıl geldi?
Bu sorunun yanıtı bizi ateşin, sezginin ve taşın milyonlarca yıllık yolculuğuna geri götürüyor…


Afrika’nın Büyük Rift Vadisi: İnsan türünün milyonlarca yıl süren evrimsel yolculuğunun jeolojik koridoru. Doğal hendekler, yüksek plato geçitleri ve geniş vadiler, erken insan topluluklarının hem hareket biçimlerini hem de çevresel uyum stratejilerini belirleyen kadim bir coğrafi omurga oluşturur.

ATEŞ & SEZGİ + TAŞ …
(İnsanlığın İlk Büyük Zinciri)

İnsan, adeta diğer tüm türlerin evrimsel toplamı gibi ortaya çıktı. Milyonlarca yıllık tek hücre varyantlarından, sürüngen içgüdülerinden, memeli duyarlılıklarından ve primat sosyal zekâsından süzülen bir bileşimdi. Sezgi ve içgüdü bakımından zenginleşmiş; örüntüleri fark etme, geleceği hissetme ve çevresiyle karmaşık ilişkiler kurma konusunda benzersiz bir yetenekle donanmıştı. Böyle bir bileşimden yeni bir türün ortaya çıkması şaşırtıcı değil; aksine evrimsel sürekliliğin doğal sonucu olmalıydı.

Elbette modern insanın ortaya çıkışı tek bir çifte ya da mucizevi bir genetik sıçramaya bağlanamaz. Ancak doğal zorunluluklarla neden-sonuç ilişkisini koruyan uzun bir evrim baskısının açıklaması yapılabilir.

İnsan evrimi tartışmalarını klasik “kıtlık, rekabet ve hayatta kalma” ekseninden çıkarıp; ekolojik bolluk, ateş merkezli sosyalite ve erken şuur gelişimi üzerinden yeni bir bütüncül yaklaşımla ele almak gerekir.

Eski modeller, Afrika’da birbirinden kopuk, küçük ve gevşek bağlarla yürüyen grupların varlığını öne sürer. Oysa bu model birçok açıdan cevaplanamaz boşluk bırakır. İnsanlığın en eski katmanında büyük hayvan sürülerine benzeyen tek ve büyük bir merkezi popülasyon fikri, hikâyeyi daha doğru okumamızı sağlar. Kabile ve daha gevşek ağ türü kabile duzeni aslında daha geç meydana gelen etkileri günümüze kadar süren kalıcı bir ilerleme olarak insan hikayesine katıldı. İlk kendiliğinden sosyal devrim gibiydi kabile duzeni

Ve bu popülasyon ilk anda bir zekâ patlamasıyla değil; iki devasa avantajla ayırt ediliyordu:

BÜYÜK RİFT VADİSİ ÇATLAĞI

Ateş ve Sezgi.

İnsan ateşle ezelden beri birlikteydi. Ateş onun için yeni bir unsur değildi; topluluklar ateşi binlerce, belki onbinlerce yıl boyunca kullanma becerisini yavaş yavaş olgunlaştırdı. Ateş, bu geniş popülasyonun davranış düzenini, güvenlik alanını ve sosyal yakınlığını şekillendiren kadim bir öğeydi.

Afrika’nın Büyük Rift Vadisi, insanın yalnızca biyolojik kökeninin değil, ateşle kurduğu ilişkinin de doğal okuluydu. Yıldırım yangınlarının sık yaşandığı savanlar, günlerce sönmeyen kömür kümeleri, jeotermal sıcak noktalar ve volkanik çatlaklardan yayılan ısı; ateşi nadir bir mucize olmaktan çıkarıp insanın günlük çevresinin değişmez bir parçası hâline getiriyordu. Topluluklar sık sık bu yanmış, açık alanlarda oyalanıyor; ısınan taşların, tüten odunların ve kor halindeki közlerin etrafında daha uzun kalıyordu. Böylece ateş, insanın dışarıdan “keşfettiği” bir olgu olmaktan çok, içinde yaşadığı coğrafi döngüyle birlikte yavaş yavaş olgunlaşan bir ortaklık hâline geldi.

Zaman içinde bu olgunlaşma, ateşi taşıyabilir hâle getirecek sezgisel fikirleri ve pratik çözümleri güçlendirmiş olmalı. Ateş taşınabilir olduğunda, artık yalnızca bulunduğu yere bağlı kalan bir doğa olgusu değil; insanla birlikte hareket eden, insan yaşamını biçimlendiren uzun süreli bir enerji kaynağına dönüşüyordu.

Besin Kıtlığı Değil, Besin Bolluğu İnsan Türünün Ana Dinamiğiydi

İnsan türü, çoğu biyolojik anlatının iddia ettiği gibi sürekli kıtlıkla mücadele eden bir hayvan değildir.
Tam tersine: çok geniş bir besin repertuarı (yumru kökler, kabuklu yemişler, küçük avlar, balık, böcekler, yumurtalar, kemik iliği), geniş ekolojik esneklik, farklı iklimlerde ve bölgelerde yiyecek bulabilme, insanı doğuştan “ecological surplus species” Enerji Fazlası Üreten Tür haline getiriyordu. Daha direkt ifadeyle Besin bulmak insan türü için hiç bir zaman sorun olmadı, daha ileri bir avantaja sahipti insan tür olarak ihtiyacından fazlasını milyonlarca yıldır üretebiliyordu. İnsanın bu benzersiz özelliği diğer hayvanları evcilleştirmesini hükmetmesini sağladığı gibi türdaşlarını da bir araya toplayabiliyordu. Bulunduğu bölgenin iklim koşullarında, Zaten tür olarak depolamak, saklamak zorundaydı. Mobilizasyonun sınırlı kaynakların erişilemez olduğu mevsimsel döngülere hazırlık için.

Bu bolluk, tür içi rekabeti azalttı ve insanı agresif değil, neredeyse ilk andan itibaren ticerete, iş birliğine açık bir canlıya dönüştürdü.
Besine erişimin kolay olması, erken insan topluluklarının daha barışçıl ve daha kalabalık sosyal birimler oluşturmasına izin verdi. Gerçektende diğer primatlara göre insan en barışçıl türdü. Tür içi şiddet diğer canlılardan kaç kat daha azdı hesap etmek mümkündür.

Bu gelişme, büyük merkezi popülasyonun pozitif bir şekilde güvenle ve güvenliik içinde dağılmasını sağladı. İnsan topluluğu parçalanmadı; aksine genişleyerek yayıldı, tek kökten gelen nüfus zamanla birbirine bağlı ama bağımsız gelişen alt gruplara dönüştü. Göçün motoru su değil, insanın taşıdığı ateşti.

Bu süreçte insanı diğer canlılardan ayıran şey aşırı bir zekâ patlaması değil; sezgisel ilişkilendirme kapasitesiydi, enerji fazlası yaratabilmesiydi. Sanılanın ve idia edilenin aksine. insan tarihini evrimsel moturu, Besin Kıtlığı Değil, Besin Bolluğu, rekabet değil, uyum İnsan Türünün Ana Dinamiğiydi

Ateş, İnsan İçin Bir Araç Değil Bir Yaşam Ortamı Olmalıyıdı

Klasik modelde ateş, insanın “sonradan öğrendiği bir teknoloji” olarak sunulur.
Oysa jeolojik, coğrafi ve davranışsal veriler bize şunu gösteriyor:

Rift Vadisi’nde doğal gaz çıkışları,Altay ve Sibirya’da kendiliğinden yanan kömür damarları, binlerce yıl sönmeyen doğal ateş noktaları,erken insan için “bulunmuş” sıcak merkezlerdi. Bu ateş merkezleri: avcıları uzak tutuyor, geceyi uzatıyor, çocuk, yaşlı ve zayıf bireyleri güvene alıyor, büyük toplulukların yakın yaşamını kolaylaştırıyordu.Ateş, insanın yalnızca ısındığı bir unsur değil; etrafında toplandığı, sosyal zekâsını geliştirdiği ve dilin çekirdeğini oluşturduğu doğal bir merkezdi.

Kemerovo–Krasnoyarsk bölgesindeki Sibirya kaya resimleri: Av sahneleri, ritüel figürleri ve topluluk yaşamının erken izleri. 2025

İnsanın bilişsel zinciri şöyle işler:

Besin bolluğu Ateş Sezgi → İntibaa → Olgu → Hesap → Formül → Teknoloji

Bu zincirin ilk büyük sürdürücü enerjisi besin bolluğu ve ateşti. Ateş geceyi uzattı, güvenliği artırdı, ortak zamanı sabitledi, pişirmeyi kalıcılaştırdı, hafızayı güçlendirdi ve karar alma süreçlerini daha örgütlü hâle getirdi. Ancak insanın elindeki barınak teknolojisi ateşle uyumlu değildi.

Tarihin bir anında İnsan için artık Sorun şu hale gelmiş olmalıydı:
İnsan ev yapabiliyordu ama o evler ateşi içeri alamıyordu.

Sazdan, kamıştan, hafif organik malzemelerden yapılan barınaklar yanıcıydı; dumanı yönlendiremezdi; ateşin yarattığı ısıyı taşımak için uygun değildi. Bu nedenle insan uzun süre ateş ve barınağı birbirinden ayrı tuttu.

Dağılarak çoğalan alt topluluklardan bazıları ev yapamadıkları için değil, mağaralar ateşi güvenle barındırdığı için mağaralara yerleşti. Mağara, taşın doğal bir biçimi olarak ilk iç mekân + ateş uyumunu sağladı. Ancak mağaraların hacmi sınırlıydı. Artan nüfus için mağara yeterli değildi.

Sezgi : Ateşe Doğal Yakınlık ve Erken Bilinç Gelişimi

İnsan yavrusunun ateşe analizsel değil sezgisel bir yakınlığı vardır.
Primat yavruları ateşten korkar; insan yavrusu ise: yaklaşır, bakar, dokunmak ister, ateşin ritmine tepki verir.

Bu davranış, milyonlarca yıllık ateş-etrafı yaşamın biyolojik bir izi olabilir.
Ateş, sadece sıcaklık değil, aynı zamanda: sakinlik, odaklanma, toplu ritim, görsel düzen, gecenin sessizliğinde ortak bilinç,üreten bir unsur olarak erken insan zihninin örgütleyicisiydi. Bu nedenle insanın “erken şuur patlaması”nı açıklamak için ateşin sosyal etkisi kritik bir eksik halkadır.

Bu noktada yeni bir sezgisel zorunluluk belirdi:

“Ateşi barınağa kalıcı olarak nasıl alacağız?”

Cevap: Taş.

Taş yanmazdı, ısıyı taşıyabiliyordu, dumanı yönlendirmeye izin veriyordu, kalıcı mekân üretimini mümkün kılıyordu.

İnsan taşla ilişkiyi estetik kaygılarla değil, ateşi iç mekâna alma zorunluluğu nedeniyle başlattı. Bu zorunluluk taş tabanları, taş ocakları, oyma mekânları, duvarları ve küçük taş yapıları ortaya çıkardı.

Bu, insan yapımı “mağara” dönemidir:
Taş evler ve ilk kasabaların başlangıcı.

Taş mimari, ateş ve sezgi ikilisinin doğal bir uzantısı olarak ortaya çıktı. Ateş iç mekâna girince:
* ortak zaman düzeni güçlendi,
* üretim döngüleri sabitlendi,
* ritüeller kalıcılaştı,
* sosyal merkez oluştu,
* nüfus büyüdü,
* karar alma mekanizmaları yerleşti.

Ve böylece:

Ateş + Sezgi → Taş → Mimari → Medeniyet hattı açıldı.

Bugün ev, mekân, merkez, şehir dediğimiz her şeyin kökeninde, insanın ateşle kurduğu kadim ilişkinin olgunlaşması ve bu olgunlaşmanın taş üzerinde biçim bulması vardır.

Altta Sıraladığım başlıkların tesadufü çapraz ilişkileri eşit mental kapasiteye sahip insanların nasıl farklı kültürler oluşuturduğunu ve insanı gelişerek bugüne ulaştıran temel etkilerin ip uçlarını veriyor.

Besin bolluğu → güvenli topluluk
Ateş → sosyal merkez
Sezgi → ateşe yönelim, şuur
Taş → mekân, hafıza, ritüel


BÖLÜM 1 SONU

Burada kurduğumuz Besin bolluğu ateş–sezgi–taş çerçevesi, bir sonraki bölümde doğrudan Göbekli Tepe ve Toparlanma çağına bağlanacak.

Devamı, Göbeklitepe’nin:
* Neden bir mabet olmadığını,
* yön taşı–takvim–merkez dizgesindeki yerini,
* Etki alanını,
* Çoklu topluluk döngüsünü,
* Göbekli tepe mimarisinin kökenlerini
anlamaya çalışacak.

Bu yazı ilk bölümdür. Devamı gelecek.

İkinci bölüm

Göbekli Tepe: Kayıp Sır


Parlama, Denk Gelme, Sır ve Uzmanlık


İnsanlık hep zekiydi; ancak zekânın tarihi dönüştürmesi için, nadir “parlama anlarının” başka zihinlerin ürettikleriyle çakışması gerekir. Erken dönemlerin dağınık ve düşük iletişimli topluluk düzeninde bu çakışma olasılığı çok düşüktü. Bu yüzden parlama anları çoğu zaman kavranmadan söndü; tarih, zekâ eksikliğinden değil denk gelme olasılığının düşüklüğünden yavaş aktı.
Bu kırılganlığa bir de şu eklendi: Parlama çoğu zaman bir “meta” değil, bir teknik sır olarak ortaya çıkar. Teknik sır, yazılı değil bedensel bir bilgidir; usta–çırak hattıyla aktarılmadığında kaybolur. Üstelik sır, çoğu kez ticarete konu olmaz; üstünlük sağlayan “özel alet” ve yöntemi taşıyan uzman çekirdek, bunu korur. Böylece gelişim eşitsizliği doğar: bazı merkezlerde kısa süreli, yüksek yoğunluklu sıçramalar görülürken, komşu bölgelerde aynı şeyin belirmemesi normaldir.
Sonuç olarak ilerleme çizgisel değildir: Uzun durağanlık dönemleri, arada teknik sır + uzmanlıkla oluşan parlama pencereleriyle kesilir. Bu pencereler, ancak yeterince tekrar edip farklı zihinlerle çakıştığında “sabitleşir” ve yeni bir döneme yol açar; aksi halde benzersiz kalır, kapanır ve geri mühendisliği binyıllar sürebilecek bir kayba dönüşür.
Bu noktada mabet kavramı kritik bir ayrım üretir. Şunu net biçimde söylemek gerekir: Mabet, inancın değil; birikimin mimarisidir. Doğayla iç içe yaşayan, dağınık avcı–toplayıcı ya da yarı göçer topluluklar mabede ihtiyaç duymaz; kutsal dağınıktır, zaman akışkandır, mekân her yerdir, tanrısal olan özel bir bina istemez. Bu topluluklarda ritüel vardır, anlatı vardır, tabu vardır — ama mabet yoktur. Çünkü ortada korunacak fazlalık, sabitlenecek otorite ve merkezileşecek güç yoktur.
Mabet ancak birikim başladığında ortaya çıkar. Bu birikim yalnızca tahıl, et ya da eşya değildir. Asıl biriken şey yetki, hakemlik, emanet, söz, borç ve prestijdir. Mabet, görünmeyen bu birikimi görünür kılmak için inşa edilir. Dağınık topluluklar arasında bir düğüm oluşur; bu düğüm takas, anlaşma, sponsorluk ve uzman zanaat gibi işlevler üstlenir. Bu işlevler korunmak, meşrulaşmak ve süreklilik kazanmak ister. Ekonomik merkez, ritüelle kaplanır; ritüel kalıcılaşınca merkez mabetleşir. Yani önce ekonomi, sonra kutsallık gelir. Din burada araçtır, motor değil.
Ticari sınıf (gezen tacir çekirdeği) hipotezi: Bu düğümün kalıcılaşması, dağınık kabile düzeninde tek başına “kolektif coşku” ile açıklanamaz; daha olası olan, yolları sık ve rutin biçimde kullanan, pazar–takas zamanlarını bilen ve farklı gruplar arasında dolaşarak hem malı hem haberi hem de güven ilişkisini taşıyan gezen bir ticari çekirdeğin (tacir/tüccar sınıfın) merkezileştirici rolüdür. Böyle bir çekirdek, “bir araya getirme”yi mümkün kılar: mal bir yerde toplanır, oradan bölünür ve dağıtılır; aynı anda gezerken parçalı satış yapmak yerine, merkez üzerinden dolaşım kurulur. Bu da sponsorluk, emanet, borç ve prestij birikimini büyütür; merkez, bu görünmeyen birikimi korumak için ritüelle güçlenir ve mabetleşmeye doğru zorlanır.
Bu çerçevede Göbekli Tepe’yi açıklamak için bakılması gereken yer, “neye tapıyorlardı?” sorusu değildir; dağınık topluluklar arasında hangi takas ve sponsorluk ilişkilerinin merkez ürettiği sorusudur. Burada kritik olan yalnızca malın dolaşımı değil; birikimin nasıl tutulduğu ve nasıl işaretlendiğidir: kimin emaneti kimde, hangi söz hangi nesneyle bağlanıyor, hangi borç hangi karşılıkla hatırlanıyor, hangi sponsor hangi güveni satın alıyor? Teknik sır + uzman çekirdeğin yarattığı parlama, işte bu takas/birikim rejimine bir süreliğine kapasite kazandırır; ama aktarım zinciri koparsa hem sır kaybolur hem de merkez mabetleşmeden kapanır. Bu nedenle Göbekli Tepe’nin “kayıp sır” oluşu ile “kaçırılmış mabetleşme” oluşu aynı düğümdür: takas ağı kurulur, birikim başlar, ama kurumlaşma sabitlenemez.
Bu nedenle Göbekli Tepe, “ilk mabet” değildir. Göbekli Tepe, mabede dönüşme potansiyeli taşıyan ekonomik–kurumsal bir çekirdektir. Burada ortaya çıkan sıçrama bir meta üretmemiş; daha çok bir teknik sır, bir ustalık dili ve bunu taşıyan dar bir uzman çekirdek üretmiştir. Ancak teknik sır bedensel olduğu için sabitlenememiştir. Usta–çırak hattı kopmuş, aktarım kesilmiş ve bilgi kaybolmuştur. Bu yüzden Göbekli Tepe çevresine hızla yayılan bir kurum ve kalıcı bir mabet düzeni kuramamış; “merkez” olarak parlamış ama “mabet” olarak sabitlenemeden kapanmıştır. Bir anlamda bu yapı, ritüelle stabilize edilmeye çalışılan ama kurumsallaşamayan bir merkez denemesidir.
Bu noktada Karahantepe açıklayıcı bir karşılık sunar. Karahantepe, Göbekli Tepe’nin düz bir devamı değil; mabetleşmenin daha geç ve daha olgun bir yeniden-denemesidir. Çünkü binlerce yıl içinde toplulukların yoğunluğu, temas sıklığı, tekrar olasılığı ve sosyal örgütlenme kapasitesi artmıştır. Mabetleşmenin asıl şartı olan — görünmeyen birikimin bir merkezde toplanması ve ritüelle korunması — artık daha elverişli bir zemine kavuşur. Göbekli Tepe’de merkez vardı ama birikim rejimi ve kurumsal süreklilik oluşmamıştı; Karahantepe’de ise merkez, daha fazla tekrar ve daha güçlü toplumsal hafıza ile mabede dönüşmeye daha yakın bir forma bürünür.
Bu nedenle Göbekli Tepe ve Karahantepe birlikte okunduğunda, ikisi de “din ihtiyacı”yla açıklanamaz. İkisi de aynı temel soruya verilmiş iki farklı tarihsel yanıttır: Dağınık bir dünyada anlaşmayı, sözü, hakemliği, prestiji ve birikimi hangi mekanizma sabitleyecek? Göbekli Tepe bu sabitlemeyi başlatan ama tamamlayamayan kayıp bir sır penceresidir; Karahantepe ise aynı eşiğin, daha geç ve daha gelişmiş koşullarda yeniden yakalanabildiğini gösteren gecikmiş mabetleşme denemesidir.
Ve bu tablo, insanlığın yüzbinlerce yıl neden “yavaş” ilerlediğini de açıklar. İnsan zekâsı başından beri vardı; eksik olan zekâ değil, zekânın parlama anlarının başka zihinlerle çakışıp sabitleşmesini sağlayacak sosyal yoğunluktu. Dağınık ve düşük iletişimli dünyada bir yenilik, bir teknik sır ya da bir kurumsal sezgi çoğu zaman tek bir çekirdekte doğar, fakat çoğalamadan söner; çünkü onu görecek, anlayacak ve yeniden üretecek yeterli sayıda bağımsız zihin aynı anda aynı ritme giremez. Bu yüzden tarih doğrusal akmaz: uzun sessizlikler, arada kısa parlama pencereleriyle kesilir. Parlama mabetleşmeye dönüşemediğinde geriye yalnızca “yapılmış olan” kalır; yöntem kaybolur ve geri mühendislik binyıllar sürebilecek bir gecikmeye dönüşür.
Bu nedenle Göbekli Tepe bir “ilk” değil; insanlık tarihinin en erken şunu gösteren aynalarından biridir: Merkez olmadan kurum olmaz; kurum olmadan birikim korunamaz; birikim korunmadan mabetleşme sabitlenmez. Mabet, Tanrı’nın evi olarak değil, insanların birbirine verdiği sözlerin ve biriktirdiği yetkinin evi olarak ortaya çıkar. Göbekli Tepe bu evin eşiğine kadar gelmiş ama eşiği kalıcı kılamamış bir denemedir; Karahantepe ise aynı eşiğin, daha yüksek tekrar ve daha sık temas koşullarında, daha geç bir tarihte yeniden aşılabildiğini gösterir.


Ve Son Söz

Göbekli Tepe’yi anlamak için:
Tanrı, insan, din ilişkisini değil…
Mistiği değil…
Devrimi, sıçramayı değil…
Tapınmayı değil…

İhtiyacı, hareketi, olgunlaştırıcı sürekliliği ve
insanı başladığı yere geri götüren yönü bulmayı anlamak gerekir.

Bu Makaleyi Paylaş
YazarGokal
Takip Et:
Teknoloji ve Sanat konularında uzun yıllardır yazar.
Yorum yapılmamış